Ai Famba Ne Shumba Mu Zimbabwe

tarafından yazıldı

“Ai famba ne shumba mu Zimbabwe.” Yani, Zimbavye’de aslanlarla yürüyorum. Bu yaz hayatımdaki en büyük hayallerimden birisini gerçekleştirdim ve Zimbavye’ye, yani Afrika’ ya gönüllü olarak gittim. Aslında gönüllülük programlarını incelerken hangi ülkeye gideceğim üzerinde çok fazla düşünmedim ama Zimbavye’de ALERT’in (The African Lion & Enviromental Research Trust) yürüttüğü bir aslanları koruma programına katılmanın bana bu kadar çok ayrıcalıklı bir deneyim kazandıracağını düşünmemiştim açıkçası. Bazen gerçekten bazı şeyleri hastalık derecesinde planlamadan akışına bırakmak gerekiyor olduğuna bir kez daha inanmış oldum.

Evrakları hazırlayıp kayıt işlemimi tamamladıktan ve aşılarımı olduktan sonra zamanın nasıl geçtiğini anlamadan uçacağım gün gelip çatmıştı. Benim için yaklaşık 30 saat sürecek yorucu bir yolculuk olacaktı. Önce Londra’ya, oradan Johannesburg (G.Afrika) ve son olarak da Zimbavye’nin Harare şehrine uçacaktım. Kuruluşun görevlileri beni diğer gönüllülerle birlikte alacaklar ve 4 saatlik bir karayolu ulaşımıyla çalışacağımız yere, Antelope Park’a götüreceklerdi. Bu uzun yolculuk British Havayolları’nın kalitesi sayesinde problemsiz oldu diyebilirim.

Harare’ye inmeden önce Afrika’nın siyasi ve ekonomik olarak en kötü durumda olan ülkelerden birine geldiğimi biliyordum ama mutluydum, meraklıydım ve heyecanlıydım. Bu ülkeye gelmeden kısa bir süre önce bu ülke hakkında birkaç tane kitap karıştırmıştım ve bu kitaplarda okuduğum fakirliğe daha havalimanında çok net bir şekilde tanıklık etmiştim. Havalimanı çok küçük, interneti olmayan ve eski bir havalimanıydı. Vizemi aldıktan sonra beni bekleyen görevli beni candan bir şekilde karşıladı ve diğer gönüllülerin yanına gittik. Aslanları koruma projesinde tek erkek, tüm projelerde ise iki erkekten biri bendim. Bu beklemediğim bir durumdu. Hepimiz bir minibüse bindik ve Antelope Park’a doğru yol aldık. Meraklı ifadelerle camdan dışarı bakıyorken muhabbetlerimiz açıldı ve herkes birbirini tanımaya başladı. Bu insanların her birinin iyi insanlar olduğunu izlenimim sonraki günlerde beni yanıltmayacaktı…

Shaka ile ben

Antelope Park’a akşam vakitlerinde geldik; yemek ve ilk intibahtan sonra herkes yorgunluktan dinlenmeye çekildi. Kaldığımız yer çok şirin bir yerdi. Sadece gönüllülerin kalacağı bir lojmanda, Afrika tipi tek katlı yapılarda 3-4 kişi paylaşacak şekilde konaklayacaktık. Banyo ve tuvalet farklı yerlerdeydi ve yemeklerimiz organizasyon tarafından hazırlanacaktı. Bir de çok güzel bir barımız vardı. Nehirin tam kenarında, yeşillikler içerisinde, güneşin batışının harika olduğu bir yerdi Antelope Park. Temizlik konusunda çok hassas olan insanların kesinlikle zorlanacağı bir yerdi ama sonuçta Afrika’ da hayvanlarla ilgili bir projede çalışan bir kişinin göze alması gereken bir şeydi bu.

Bu deneyimimde aklımdan hiç çıkmayacak şey sabah karanlığında aslanların ulumaları ile uyanmaktır. Şu yazıyı yazarken bile bunu tarif etmeye çabaladım ama yapamadım. Her sabah bunu yaşadım ve duyduğum his ilk günkü kadar canlı oldu. Antelope Park’ta haftasonları hariç her sabah 6 civarında kalmak gerekiyor. Orada bulunduğum zaman havalar geç aydınlanıyor ve erkenden kararıyordu. Her sabah odamdan dışarı çıktığımda el feneri ya da telefonun ışığını kullanmak zorunda kalıyordum çünkü her yer zifiri karanlıktı. Ayrıca, orada yaşayan hayvanlara zarar vermemek için bu şarttı. Kimisi sağır olan kediler vardı. Bir de soytarı bir yavru eşek vardı. Delirtici bir tatlılığı vardı.

Antelope Park’ta iki ayrı proje yürütülüyor. Biri aslanların korunması ve doğaya adaptasyonu ile ilgili olan, benim katıldığım proje. Bir de atlarla ilgili bir proje vardı. Bunların haricinde, bir kimsesizler yurdu, bir sağlık ocağı ve birkaç tane okuldan oluşan bir toplum hizmeti projesi vardı. Her akşam bir toplantı yapılır ve bir sonraki günün programı konuşulurdu. Sabah 6-7 gibi başlanır ve her gün 4 farklı işe katılım sağlanırdı. Her bir iş duruma göre 2-3 saat sürerdi. Aslan projesindeki işler genel olarak onlara yiyecek hazırlamak, kaldıkları yerlere bu yiyecekleri ulaştırmak, yaşam alanlarını iyileştirmek, yavru aslanla ilgilenmek, bu proje ile ilgili bakım-onarım işleriyle ilgilenmek (boya yapmak gibi), araştırma çalışmalarında uzmanlara yardımcı olarak katılmak (uzmanlık gerektirdiği için en az yardımcı olunan hizmet buydu doğal olarak), snare sweeping denilen vahşi hayvanları avlamak için kurdukları düzenekleri bulmak, yangın tatbikatı yapmak, genç aslanlarla yürüyüşe çıkmak (en mükemmeli buydu) gibi işlerdi. Atlarla ilgili projede çalışanlar genel olarak onların temizliği, bakımı ve beslenmesi ile meşgul oluyorlardı. Bu atlar doğaya salındığı için her sabah bunların sahadan toplanması gerekiyordu ve bu iş onların güne daha da erken başlamasına ve bazen kahvaltıya gecikmelerine yol açıyordu. Toplum hizmeti projesinde çalışan gönüllüler ise organizasyonun okullarına ve sağlık ocağına gidiyor ve orada çeşitli işler yapıyorlardı. Aslanlar ve atlarla ilgili projede çalışanlar isterlerse bazı günlerde toplum hizmetinde de yer alabiliyorlardı.

İlk üç gün tanıtım ve eğitim ile geçti. İlk gün aslanlarla ilgili temel bir eğitim aldık. Onların yanında nasıl davranmalıyız, neleri yapmamız yasak gibi konulardı. Orada kaldığım süre içerisinde aslanlarla ilgili çok şey öğrendim ama bize defalarca kez söylenen ilk kural bunun bir oyun olmadığını gösteriyordu: “If you run, you die”. Yani, koşarsan ölürsün. Projenin en heyecan verici kısmı aslanların bazısıyla samimi olmayan bir yürüyüş arkadaşlığıydı. Her ne kadar çok katı güvenlik kuralları olsa da onlarla duygusal bir bağ kurmamak imkansızdı. Genç aslanlarla onların sürüsünden biri olarak onlarla birlikte yürümek! Programın en ilgi gören kısmı buydu diyebilirim. Onlarla yürüyüşe çıktığımız ilk anlar kimse için kolay olmadı. Onlarla ilk yürüyüşümde gözlerimin önünde avlanmaya çalışmaları tam belgesellerdeki gibiydi.

İkinci gün, fil günüydü. Antelope Park’ta koruma altına alınmış üç tane yetişkin fil vardı ve gönüllüler bu fillerin bakımında da çalışıyorlardı. Bu filler yavruyken zor koşullarda bulunmuş ve hayatta kalamayacakları düşünerek görevliler tarafından koruma altına alınmış. Fillerin dişlerine bakınca bu görülüyor zaten. Şimdi yetişkin olan bu filler insanlar için zararsız. Yine de dikkat edilmesi gerekenler bizlere sıralanmıştı. Örneğin, onlar beslenirken yanlarına yanaşmak tehlikeli olabilirdi, sinirlenmeseler bile farkında olmadan bize zarar verebilirlerdi. Filler gerçekten de çok devasa hayvanlar. Onları izleyen biz iki üç kişiye doğru yavaş yavaş gelişleri, hırlamaları ve sonunda hortumlarını bize uzatmaları harika bir duyguydu. Fillerle ilgili yapılan işler genellikle onlar doğada serbest bırakıldıklarında onlara eşlik etmekten ibaretti. Bazen yaşam alanlarının temizlenmesi ve besin hazırlanmasına da yardımcı olunuyordu. İkinci gün ayrıca bir yılan tanıtım günüydü. Hava sıcak olduğunda yılanlar yakalanıyormuş ve daha uzakta bir yerde serbest bırakılıyormuş. Fakat yakalananlardan bazılarını gönüllülere eğitim vermek amacıyla saklamışlar. Zararsız olanları ellemek serbestti.

Bana verilen Carly ile safari turumuz

Üçüncü gün ise tüm gün atlarla geçireceğimiz bir gündü. Önce onlarla tanıştık, onları temizledik, saçlarını taradık. Daha sonra ata binmeyi öğrettiler. Tam anlamıyla öğrenme diyemeyiz ama atla hafif koşmayı bile öğrendik. Bu kadar kolay olacağını tahmin etmezdim ama yeni öğrenenlere genelde uysal ve sakin at verdiler. Buna rağmen, at hafif koşarken dengeyi kurmak için önce ağrılı bir acemilik dönemi geçirmek gerekiyor. O akşam çok ağrı çektim. Ama atlarla safari turuna çıkmak, zebraları, zürafaları ve diğer vahşi hayvanları görmek çok çok iyiydi.

Diğer günler çalışarak, akşamları barda eğlenerek, oyunlar oynayarak, orada çalışan Afrikalı görevlilerin Afrika müziğinin tadını bize hissettirerek geçti. Ulusal parklardan birine gidip gergedanları gördüm. Çok güzel insanlarla tanıştım. Düzenlenen özel aktivitelere katıldım. Aslanların gece avlanmasını araçtan izledim. Akşamları ateş etrafında oturup unutulmaz keyifli vakitler geçirdik. Gece yürüyüşlerine çıktık; projenin genel müdürü bize bitkileri ve yıldızları anlattı. Yıldızlar muazzamdı. Bir gün atlarla safari turuna çıktık uzun bir yürüyüşten sonra kamp alanına vardık, o gece parlak yıldızlar altında ateşin etrafında yattık. Ateş bizim tek ışık kaynağımızdı. Sinek ilacı kullanmamanın bedelini çok fena ödemiş olmam bu geceden kalan tek kötü anım.

Sevimli çocuklara şeker verirken…

Bir Cumartesi günü bize en yakın kasaba olan Gweru’ya gidip orada biraz vakit geçirmem benim en çok üzüldüğüm günümdü. Şehirde biraz yürüyüş yaptık ve bazı ihtiyaçlarımızı giderdik. Burada gördüğüm fakirlik kalp kırıcıydı. Havalimanında, buradan Antelope Park’a yaptığım yolculukta ve Antelope Park’taki Afrikalı görevlilerden bu ülkedeki fakirliği görebiliyordum ama kasabada gördüğüm fakirlik daha belirgindi. San Francisco’ da evsiz ve aç insanları görmüştüm ama yeterli beslenmeden uzak bu kadar büyük bir topluluğa daha önce hiç denk gelmemiştim. Çocuklar için marketten aldığım çikolatalardan yetişkinlere vermek zorunda kaldığım zamanlar oldu. Fakirliğe rağmen kasabada da dostane selamlamalar hiç eksik olmadı. Kasabadan sonra proje kapsamındaki bir kimsesizler yurduna gittik. Burada yaklaşık olarak 15 çocuk kalıyordu. Yurdun bahçesine girmek için araçta beklerken diğer çocukları gördüm ve onlara da çikolata vermek için araçtan atladım. Derler ya Afrika’nın toprağı kırmızıdır diye. Bu kırmızı toprakta ellerini açmış, sessizce onlara çikolata vermemi bekleyen ayakları çıplak tatlı çocuklar etrafımı sardı. Antelope Park’ın dışında geçirdiğim bu gün abartısız bir şekilde çocukların çıplıkla bize el sallamalarına karışık vermekle geçti. Dönerken çok üzgündüm. Bu çocukların fakirlikleri beni resmen sarsmıştı. Bilmek ve yaşamak çok ayrı şeyler.

Zimbavye anılarımdan bahsederken insanlara özel bir yer ayırmam gerekiyor. Afrikalı çalışanlar, Afrikalı olmayan profesyoneller, gönüllüler ve iki stajyerden oluşan bir ekiptik. Bir de master tezi için araştırma yapmaya gelen bir İngiliz vardı. Herkes dost canlısı ve yardımseverdi. Zimbavyeli insanlar çok fakirdi ama çok güleryüzlülerdi. Rahatsızlık duyduğum tek bir şey olmadı. Biriyle karşılaşıp merhaba dediğim zaman merhaba deyip devam etmezler muhakkak nasılsın diye devam ederlerdi. Samimiyetsiz bir hal hatır sormaya hiç denk gelmedim orada. Gönüllülerin çoğu dili İngilizce olan ülkelerden ve Norveç’ten gelmişlerdi ve istisnalar haricinde hepsi gençti. Yeni evlenmiş bir Amerikalı çift vardı, balayına Zimbavye’ ye gelip çocuklara ders vermek istemişlerdi. Bu onların ayrıca ilk yurtdışı deneyimleriydi. Gönüllülerin ikisi veterinerlik okuyan İngilizdi. Bana ata binmede çok yardımları dokundu bu kızların; haklarını ödeyemem. Birbirini daha önce tanımayan iki Avustralyalı kız vardı. İkisi de 6-7 aylık bir dünya macerasına atılmışlardı ve durakların birisi Antelope Parktı. Biri Amerikalı öğretmen, biri tekstil tasarımları yapan bir İskoçtu. Tanıştıklarımdan birisi de devamlı Kuşadası’na giden bir İngilizdi. Yanlış hatırlamıyorsam dedesi oradan bir yazlık almış.

Dönmemim üzerinden birkaç ay geçmesine rağmen hala Afrika’nın etkisindeyim ve orayı özlüyorum. Zimbavye! İç savaş, siyah-beyaz çatışması, hiperenflasyonda dünya rekoru, ve daha nice acılar dolu bir ülke ve bu deneyimlerin acısını hala yaşayan güzel insanlar. Bir beyaz Afrikalı bana şöyle demişti: ” Afrikayı ya çok seversin, muhakkak bir daha gelirsin. Ya da o kadar nefret edersin ki bir daha uğramak bile istemezsin, ortası yok.” Seninle en yakın sürede tekrardan görüşeceğiz Afrika!

Gece safarisi

Güzel insanlarla tanışmak

Araştırma çalışmasında güneşin doğuşunu seyrederken

Tonga ile yürüyüş

One comment

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Google fotoğrafı

Google hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Connecting to %s